HOŞGELDİNİZ 03 Aralık 2016

Ölüm Algısı

Ansiklopedi ya da sözlüklerde “Bir insan, bir hayvan veya bir bitkide yaşamın tam ve kesin olarak sona ermesi.” şeklinde tanımlanan ölüm, çok eski dönemlerden beri insanoğlunun ilgisini çekmiş ve insanoğlu bu olayla ilgili olarak kültürden kültüre değişen çok farklı davranış biçimleri sergilemiştir. Ölüm yeryüzündeki tüm varlıkları, toplumları,  kültürleri, sosyal kurum ve kuruluşları, hatta insanın zaman anlayışına göre sonsuz gibi görünse de tüm gök cisimlerini ve evreni kapsayan bir olgu olarak ister fen bilimleri olsun isterse de sosyal veya insani bilimlerin bütün alanları için ilgi çekici bir konudur.

Ölümün bu evrensel niteliği, onun farklı açılardan ele alınıp incelenmesi, değerlendirilmesi ve yorumlanması sonucunu doğurmuştur. Cansızlarda ölüm, varlığın varoluş halinin sona ererek, niteliksel ve niceliksel anlamda biçim değiştirmesi şeklinde tanımlanabilirken; canlılar söz konusu olduğunda, en yalın tanımıyla hücrenin, organın veya organizmanın yaşamsal fonksiyonlarını tamamen yitirmesi ya da canlı olma halinin sona ermesi anlamına gelir. Ölümün bu evrensel niteliğinin farkında olan insanoğlunu dünyada yaşayan diğer canlılardan ayıran belki de en önemli nitelik bir gün öleceği bilgisine sahip olmasıdır. Başka hiçbir canlıda görünmeyen bu bilinçli farkındalık, en eski çağlardan beri insanoğlunun dikkatini ölüme yoğunlaştırmasına da neden olmuş ve ilkçağlardan beri başta felsefeciler ve sanatçılar olmak üzere bu konuda antropoloji, etnoloji, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal bilimlerin diğer dallarında da çalışmalar yapılmıştır. Özellikle “ölüm olgusu” ve bundan sonra neler olduğu konusuna kafa yoran felsefeciler bu konuda kendi felsefe ekollerine uygun düşünceler üretmişlerdir. Antropolog ve etnologlar ise günümüz halklarının ölüm üzerine geliştirdiği davranışları inceleyerek bu konuya katkıda bulunmaya çalışmışlardır.

Etnolojik ya da antropolojik incelemeler ölüm olgusunu üç bölümde ele almakta ve ölüm öncesi, ölüm sırası ve ölüm sonrası yapılan uygulamaları incelemektedirler. Açacak olursak, ölüm olayı gerçekleşmeden önce bu olayla ilgili ön belirtiler konusunda toplumların davranışları, bireyin ölümünü takiben yapılan uygulamaları (ölünün hazırlanışı, gömülüşü, ruhla ilgili tasarımlar gibi) ve ölünün ardında yapılan ölü yemeği, başsağlığı, geride bıraktığı kişisel eşyaları konusunda ne yapıldığı gibi davranışları dikkate almaktadırlar. Ancak arkeolojik olarak, hem de yazının olmadığı kültürleri incelerken etnolog ve antropologlardan daha zorlu çalışma koşulları ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, örneğin ilk bölümü oluşturan ölüm ile ilgili ön belirtiler konusunda hiçbir maddi kanıt olmadığı için herhangi bir yorum yapmak olanaksızdır. Ya da bununla ilgili herhangi bir kanıt olsa dahi bu kanıtı tanımlamak ve bu şekilde yorumlamak yazısız yani tarih öncesi toplumlar için olanaksızdır. Bu nedenle arkeoloji biliminin doğası gereği eldeki maddi kanıtlarla yorum yapılacağından ancak, ölüm sonrası yapılan uygulamaların bir kısmı ile, ölünün gömülmesi sırasında yapılan bazı uygulamalar incelenebilir.

Ölümden sonra neler olduğu konusunda pozitif bilimler olarak adlandırılan biyoloji, tıp vb. bilimler yönünden en azından fiziksel sonuç konusunda bir görüş birliği vardır. Buna karşın, sosyal bilimler açısından özellikle insanın ölüme karşı gösterdiği tepkiler konusunda oldukça ilgi çekici çalışmalar yapılmaktadır. Bunun nedeni ise insanoğlunun belki de en önemli icatlarından biri olarak kabul edebileceğimiz ruh kavramıdır.

Ölüm, sonuç olarak hepimizin bir gün yaşayacağı ya da yapacağı bir deneydir. Ancak bu deneyin sonuçlarını hiçbir şekilde bu deneyi merak eden diğer insanlara aktarmamız söz konusu olamayacağı için deneyi merak edenlerin yapabileceği tek şey elbette bilinçli olarak ölümü seçip sonucunda neler olduğunu görmek olmayacaktır. Yapılabilecek tek şey deneyin sonuçları üzerine düşünce üretmek ya da tahminde bulunmaktır. Fizik olarak bedenin çürümesi ve organik kısımlarının yok olması bu deneyin gözlemlenebilen kısmıdır. Bir başka deyişle ölüm olgusunu gözlemleyenler için elde olan ve gözle görülür elletutulur tek bilgi bedenin çürüdüğü, organik kısımlarının belli bir süre içinde yok olduğu ve geriye sert ve kaybolmayan doku olarak adlandırılabilecek kemik, diş vb’nin kaldığıdır.

Belki de bu deneyin görünür sonucunun estetik olmaması, görüntünün kötülüğü, geri dönüşünün bulunmaması, ölen kişiye duyulan sevgi ve ölümü kabullenmeyiş gibi nedenlerle ortaya çıkan rahatsız/tedirgin edicilik insanoğlunun ölüm karşısında değişik edimler gerçekleştirmesine neden olmuştur. Bu edimlerin belki de en önemlisi, yazının ve tanrı kavramının icadından da önemlisi ruh kavramının icat edilmiş olmasıdır. Zaten yukarıda yapılan ölüm tanımına tekrar dönecek olursak bu tanımın sadece görülen sonucu tanımladığı; yaşamın geri dönülemez biçimde tam ve kesin olarak sona ermesini tanımladığı görülür. Oysa dinsel açıdan ölüm “ruhun bedenden ayrılması” olarak tanımlanmaktadır. Belki de bu tanım gereğidir ki insan ölünün arkasından onu yakma, gömme, yanına günlük kullanım eşya ve araçlarını bırakma ya da daha değişik edimler içine girmiştir.

Günümüz fen bilimleri alanında çalışan bilim adamlarının özellikle geriatri, biyoteknoloji, biyokimya ve gen mühendisliği alanında önemli ilerlemeler sağlamalarının ve bu alanlara yapılan yatırımın son derece yüksek rakamlara çıkmış olması insanın dünyada kalıcı olmadığının farkında olması ve kalacağı süreyi uzatmak istemesi ya da ölüme çare bulmak istemesi ile bağlantılı gibi görünmektedir. Bu haliyle en erken dönemlerden beri ölümü kabullenmeyen ve sonrasının olduğu düşüncesini geliş tirerek bunun somut kanıtlarını mezar, ölü hediyesi gibi biz arkeologların bulabileceği şekilde maddi kültür öğeleri olarak bırakmış olan insan ile günümüz insanının düşünüş biçimi arasında sanki bir fark yokmuş gibi görünür.

Aslında gerçekten de arada düşünce ve düşüncenin davranışa yansıması bakımından fark yoktur. Yapılmak istenen şey termodinamik bir ilke olarak irreversibil/tersinmez bir olayı reversibil/tersinir hale getirme çabasından başka bir şey değildir. Açıklayacak olursak, ölümün geriye dönüşünün olmaması bir başka deyişle tersinmez oluşunun rahatsız ediciliği insanoğlunu bu olayı geriye döndürebilme çabası içine sokmuş olabilir. Bu çaba en eski dönemlerden beri ölü bedenin bir ritüel dahilinde gömülmesi, bu sırada ölünün yanına bazı günlük kullanım maddelerinin ya da yiyecek içeceğin bırakılması veya süslenerek tekrar geriye döndüğünde ya da bir başka dünyaya gittiğinde oradaki yaşama kolay uyum sağlaması içindir. Günümüzün materyalist kültürlerinde ise bir öteki dünya inancı yerini bu dünyada daha uzun süre kalma ya da ölümsüzlüğe ulaşmak çabasına bırakmıştır demek pek yanlış sayılmaz. Burada kısaca öteki dünya kavramı üzerinde durmakta yarar vardır. Yine etnolog ve antropologların gözlemlerinden yola çıkacak olursak, çok tanrılı, şamanik ya da pagan olarak adlandırılan kültürlerde ölümden sonra gidilen yer genellikle bu dünyanın benzeri ya da paraleliyken, tek tanrılı dinlerde bu paralel dünya kavramı, cennet, cehennem araf gibi kısımların olduğu öteki dünya kavramına dönüşmüştür.Ancak, bazı inanışlarda bu ayrımı net olarak saptamak da eldeki veri eksikliği veya yorum farklılıkları nedeniyle kolay değildir.

antik çağda ölüm algısı

Etiketler:

Yorumlar

  1. Faik diyor ki:

    Bence işaretleri yanılıyorlar bukadar basit deyil işaret bilgisi olan bana mesaj atsın

  2. Faik diyor ki:

    Bikere işaretler alenen olmaz çok gizli ya yosun boyalı yada kayanın90açıbakışındadır

Yorum Yaz